Sik Kullanilanlara ekle Anasayfan Yap Videolar Program hikaye fikra ruyalar
Hikaye Hikayeler Makale Makaleler Siir Siirler Hikayeleri Guzel Sozler Gunluk Kim kimdir nedir hepsi bu Sitede

09 Mart 2008

Son Durakta inenler

Kategori: Gercek Hikayeler — admin @ 15:10

Caminin avlusu hınca hınç doluydu. Belli ki cenazenin yakınları onu son yolculuğuna uğurlamak, dostları da son görevlerini ifa etmek için oradaydılar.Sahte gözyaşı dökenler,kara gözlüklerin ardında cenazeye gelenleri inceleyenler,ağlamamasını kara gözlüklerle örtmeye çalışanlar,bedenen orada ama ruhen çok uzaktaki olanlar,”Yahu tam da ölecek zamanı buldu.Bugün de çok önemli işlerim vardı.Çabuk bitse de gitsem” diyenler… Kimler yoktu ki…

Bazıları gruplaşmış vaziyette olayı değerlendiriyordu. Sessiz ama derin-den..Her köşeden ayrı bir fısıltı duyuluyordu.Kimi hayattayken bir kaşık suda boğmak istediği bu mevtanın ardından:

“Çok iyi bir adamdı çook.”diyerek onun ne kadar iyi birisi olduğunu inandırmaya çalışıyor,kimi borç para vermediği için ağzına geleni söylediği ve şu an yerde masum bir şekilde yatan zata bakarak:

“Çok cömertti,kimin ihtiyacı olsa hemen koşardı.”diyerek onun el açıklılığından dem vuruyor,kimi kapısını bile bilmediği bu adam için:

- Beni çok severdi, sürekli ziyaretime gelirdi, çok yazık oldu.”diyerek onun insanları ziyaret eden biri olduğunu dile getiriyordu. Tekerlekli iskemleyle getirilen yaşlı kadın da:

- Oğlum her bayram olmasa bile işinden fırsat bulduğunda beni ziyarete gelirdi. Üstelik huzurevinin bütün masraflarını o karşılıyordu.” Diyerek onun kendisini ne kadar çok sevdiğini, ne kadar önem ve değer verdiğini anlatmaya çalışıyordu etrafındakilere…

Katılımcılara bakıldığında zengin bir kesim olduğunu kestirmek hiçte zor değildi.Üstelik caminin dışında cadde boyu dizilen son model lüks arabalar ölen kişi hakkında gerçek bilgiyi veriyordu ‘ya çok zengin ve hatırı sayılır bir iş adamı veya siyaset çi’ diye düşündürüyordu insanı.Alalade sade bir vatandaş olmadığı gelen çelenklerden de belliydi zaten.Holdingler,bakanlar,milletvekilleri,ünlü iş adamları ve ünlü sanatçılardan gelmişti bu çelenkler.Büyük bir iştirakle kılınan cenaze namazının ardından yapılan dualar ve imamın;

- Mevtayı nasıl bilirdiniz?

Sorusuna hiç düşünmeden;

- İyi bilirdiiik!

Diye verilen yanıtlar ve omuzlara alınan cenazeyi yine aynı duygularla mezarlığa götürüldü.

Gruplaşmalar burada da devam etti. Herkes ölen kişiyle ilgili anıları abartarak anlatıyordu. Bire on katarak adamı neredeyse melek gibi günahsız yapmışlardı. Hani meşhur bir söz vardır ya “kör ölünce badem gözlü olur” diye. Tıpkı onun gibi adamın badem gözlü olduğuna inandırmak için yarış yapıyorlardı birbirleriyle. Saçları örgülü üstü başı perişan bir şekilde, kara gözleriyle çevreyi izleyen ufak bir kız çocuğu hayretle bakıyordu etrafındaki bu sahte insanların sahte gözyaşlarına. Bu arada cenazenin gömülme işlemleri bitmiş, dualar edilmiş, insanlar son görevlerini yerine getirmenin rahatlığıyla evlerine gitmek için ayrılıyorlardı.Yarım saat sonra kimse kalmadı mezarlıkta. Sadece o kara gözlü ufak kız vardı. Usulca yanaştı mezara. Belli ki aklından çok şey geçiyordu ufak kızın. Bu ilk karşılaşmaları değildi ufak kızla iş adamının.

Daha birkaç ay öncü onu fabrikasında çalışan babasını gerekçesiz çıkarmıştı.Parasını bile vermeden hem de. Para istemeye beraber gitmişti babasıyla. Adam onları saatlerce kapıda bekletmişti. Canı sıkılınca kapıdan içeri bakmıştı küçük kız. Adam mağrur ve neşeli bir şekilde bir anahtarı uzatıyordu kadına:

- “Bu jipi sana aldım canım. Ama dikkatli kullan hee..! derken kapıda ufak kızı fark edip içeri çağırdı onları. Mali durumunun kötü olduğunu, işlerin durgun olmasından dolayı çıkartıldığını, işler açıldığı zaman tekrar çağırılacağını anlatıp göndermişti onları.Fakat aylar geçmesine rağmen ne işe almıştı ne de çıkışını vermişti babasının. Başka işte bulamamıştı babası. Eli mahkum, bekliyordu patronunun tekrar işe çağırmasını.Ama eski işçilerin tümünü çıkarıp, daha ucuz çalışacak yeni elemanlar aldığını duyduklarında çok üzülmüşlerdi.Üç kardeşi, hasta annesi ve babası çaresizdi. Son bir kez daha gittiler fabrikaya; ama içeriye alınmadılar bile.Dışarıda beklerken yanlarından hızla geçen Mercedes’in içinde mağrur ve başı dik oturuyordu adam.Bir ara küçük kızla göz göze geldiler. Adam hızla kaçırdı gözlerini kara gözlerden. Küçük kız hızla giden araba ile birlikte hayallerinin, umutlarının ve geleceğinin arabanın tozuna karışıp gittiğinin farkındaydı. Gözleri buğulandı. Dudağı büküldü. Hafifçe bir şeyler mırıldandı sadece. Bu onu son görüşleri oldu zaten. Ogün trafik kazası geçirmiş ve hayatını kaybetmişti.

Tüm bunlar film şeridi gibi geçti küçük kızın kara gözlerinden.Yeni örtülen ve henüz ıslak olan topraktan bir avuç aldı.Avucunda iyice sıktıktan sonra tekrar mezara doğru fırlattı hışımla.Yine hafifçe mırıldandı.

“Topraktan geldin ve yine toprağa gittin. Hiçbir şey seni kurtaramadı değil mi? Mağrur adam. Çok güvendiğin malın, mevkiin, hatırı sayılır dostların, hiç biri seni kurtarmaya yetmedi değil mi? Yazık, çok yazık, keşke ölmeden bunları anlayabilseydin….

• • •
Etiketler: »
 

Sibel ile Beyza

Kategori: Gercek Hikayeler — admin @ 15:07

birgün sibel etrafta dolaşıyormuş.o zaman 1. sınıftaymış.haticeyle tanışmış.hatice sibelle beyzayı tanıştırmış.sibel beyzayı çok sevmiş.beyzada onu sibel ile beyza hep aynı oturmuşlar.hiç ayrılmamışlar.2.sınıfa geçmişler.sibel ile beyza birbirlerini çok seviyorlarmış.birgün öğretmenleri başkan seçmş.fırat başkan olmuş.yardımcısıda umut sonra fırat başkanlığını iyi yapmadığı için baştan başkan şeçmişler.başkan beyza olmuş.yardımcısı ise sibel olmuş.ikisi çok sevinmiş .sibel olduğu için sibelin gözleri dolmuş.sibel beyzayı çok seviyormuş.onun kadar iyi dost bulunmaz.birgün beyza sibele demiş.sibel ben 3. sınıfa geçtiğimizde ben ayrılacam demiş.sibel bunu duyunca çok üzülmüş.3. sınıfa geçmişler.beyza ayrılmış .beyza gelmediği için sibel anlamış ki ayrılmış .aylar yıllar geçmiş.metuplar yazmışlar .ama sibel ise onu düşündükçe ağlıyormuş.çünkü sibel onu çok sevmişti.

• • •
Etiketler: »
 

Gurbet Cicekleri

Kategori: Gercek Hikayeler — admin @ 15:06

 Üzeyir Lokman ÇAYCI

Ayşe ortaokul ikinci sınıfa kadar başarılı bir şekilde okudu. Gelirlerinin az olması sebebiyle babası onu okula daha fazla gönderemedi. İki yıl sonra, komşularının Fransa’da çalışan küçük oğlu Recep efendinin, kızlarıyla evlenme isteğini de bir şans kapısı diyerek geri çevirmediler. Sade bir düğün yapıldı.
Ve Sirkeci’den kalkan bir trenle 1980 yılının Aralık ayında Ayşe gurbet yollarına düştü.

Recep efendiyle karısı arasında on yaş fark vardı. Önceleri çok güçlük çekmesine rağmen gurbetin acımasızlığı ile, kocasının anlayışsızlığı Ayşe’ye epey tecrübeler kazandırdı. Aklı ve anlayışıyla bütün zorluklara karşı dirençli olabileceğini her haliyle gösteriyordu.
Evliliklerinin beşinci yılında bir erkek çocukları dünyaya geldi. Ayşe hamile kalıncaya kadar da kocasının suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı…”Hatta sen kısırsın … seni boşayacağım” tehditleriyle Ayşe’ye söylemediği söz kalmadı.
Ama sonraları doktorlar, tedavi gören her ikisinden kusuru, Ayşe’de değil onda bulmuşlardı.
Patronundan gördüğü baskılarla beraber ağır işlerde çalıştırılması Recep efendinin sinirlerini iyice gerginleştirmişti. Baskılar sadece iş yerlerinde kalmıyor, evlere ve aile hayatına kadar yansıyordu… Kocasının stresten uyuyamadığı gecelerde, Ayşe de uykusuz kalıyordu…
Yabancı olmak ve bu şekilde para kazanmak gurbette kolay değildi… Dışarıdan hoş görünen bir çok şey gibi gurbet hayatı “alamancılar” süslemesi içinde gerçeği yansıtmıyordu? Ayşe bunları düşünürken yarınlara taşınacak acı hatıraları da kalbinden asla çıkaramıyordu.
Dört yaşındaki çocuklarının koltuğun üzerinde uyuduğu bir sırada, havanın soğuk olmasını da düşünen Recep efendi :
“Hanım… çocuk uyurken mağazaya gidip gelelim…” dedi…Ayşe bir an için tereddüt ederek kendi kendine mırıldandı: “Hadi çocuğa bir şey olursa?…Durup dururken gene kocamı kızdırmayayım…Gurbet hayatı zaten sabrını tüketti..Her halde çabuk gider geliriz…
Dışarıda hava da çok soğuk…”
Recep efendi karısının kendi kendine söylendiğini fark edince :
- Bir şey mi dedin?
- Yooo…Kendi kendime mırıldandım…Hava da çok soğuk…Hiç olmazsa çocuğumuz üşümez…
- Ben de aynı şeyleri düşünmüştüm…
Evleri Paris bölgesinde bulunan Argenteuil’de idi…Çok konforlu da sayılmazdı…
Gidecekleri Carrrefour Mağazası ise arabayla on dakikalık mesafedeydi… Aceleyle evlerinden çıktılar.
Alışveriş süresi yaklaşık iki saat sürdü… Yol bir trafik kazasıyla iyice kapanmıştı. Ayşe’nin içinde bir sıkıntı vardı…Zaman
zaman bu boğazında adeta düğümleniyor, nefesi kesiliyordu…
Kocasını da endişelendirmemek için oradan buradan konuşarak zaman kazanmaya çalışıyordu…Biraz ilerideki kaza yerine giden ambulans sirenleri, polis araçları da onlara iyi etki bırakmıyordu…
Nihayet yol açıldı… Her ikisi de derin nefes aldılar. Ve kazasız belasız evlerinin önüne geldiler.Arabalarından inerken Recep efendi karısına :
- Sen hemen yukarı koş…Belki çocuk uyanmıştır…
Ayşe evin anahtarlarını kocasından almayı unuttuğunu, fark edince geri döndü;
“Hay aksilik… anahtarları almayı unuttum…” diyerek kendisine doğru gelmekte olan kocasından onları aldı ve tekrar üçüncü kata çıktı…Kapıyı açtığı zaman küçük Ali’nin elinde büyük bir bıçak vardı…Salonda bulunan yeni alınmış deri koltukları bu bıçakla kullanılamayacak hale getirmişti…
Recep efendi içeriye girdiğinde çılgına döndü.. İri elleriyle küçük Ali’yi dövmekle kalmadı… Onun ellerini sert bir iple bağlayarak banyo küvetinin içine attı…Ve dışından kapıyı kilitledi,”Şimdi koltukları parçala bakayım gücün yeterse…” diye bağırdı…Sert ve kendi kendini kontrolden çıkmış kocasının bağrışmaları karşısında Ayşe için için ağlayarak titriyordu,… “Koltuğu her zaman alabiliriz ama çocuğuma, biricik evlâdıma bir şey olursa…Ben ne yaparım o zaman?” diyordu içinden, ağlarken… babasının iri elleri altında ve gürlemeleri karşısında yardım bekleyen, annesine beni kurtar dercesine küçük Ali’nin bakışları, unutulacak gibi değildi…Ayşe bütün hayatını etkileyecek bu anı asla unutamayacaktı…
Aradan üç saat geçmişti…Kapılarının önünden sesler geliyordu. Sonra kapılarının zili çalındı. Komşuları Dursun bey ve Hilal hanım küçük çocukları Ferhat ile ziyaretlerine gelmişlerdi.
- Recep efendi misafir kabul eder misiniz?
Ayşe çok sevindi.. Zihninden “çocuğum şimdi kurtulacak…” diyordu… Ve yürekten :
- Buyurun…buyurun ! dedi.
Komşularının altı yaşlarındaki çocukları Ferhat annesine sessizce :
- Anne… Ben Ali ile oynamak istiyorum…
- Sahi Ali nerede bizim çocuk, onunla oynamak istiyor…
Recep efendi ve Ayşe önce birbirlerine bakıştılar… Sonra Ayşe dayanamadı :
- Biz çocuğumuzu, uyurken evde bırakarak Carrefour’a gitmiştik… Orada iken uyanmış… Bizi bulamayınca mutfaktan büyük bir bıçak alarak rast gele üzerinizdeki oturduğunuz yeni deri koltukları parçalamış… Kocam her gördüğünde sinirlenmesin diye ben biraz evvel, üzerlerine battaniye örttüm…
- Hilal Hanım:
- Sonra ne oldu?
- Beyim çok sinirlendi…
Ayşe gözyaşlarını tutamayarak…
- Önce iyice dövdü… sonra…
…..
- Sonra ellerini bağlayarak banyo küvetinin içine attı.
Dursun Bey:
- Ne zaman oldu?
Recep efendi :
- İki üç saat oldu…
Hilal Hanım :
- Yani üç saattir küçük Ali, banyoda
demek…Sizde hiç insaf yok mu?
Hilal hanım ve Dursun Bey yerlerinden fırlayarak banyoya koştular.
Hilal Hanım :
- Bir de üstelik küçük, minicik yavrunun üzerine kapıyı kilitlemişsiniz… Bu olacak iş değil… Yazıklar olsun size…
Hilal hanım, Recep efendiye dönerek…
- Sonra hanımına baskı yapa yapa bu duruma
düşürdün…Çocuğunun bu hali karşısında korkudan hissiz kalacak kadar…Sen ne biçim adamsın be!…
Dursun Bey hanımına eliyle dokunarak sessizce :
- Fazla ileri gittin… Ağır konuşma… Zaten adamların başı dertte…
Banyo kapısı açıldığın da küçük Recep banyo küveti içerisinde uyuyordu. Ayşe fırladı ve çocuğunu bağrına bastı… Elleri mosmor olmuştu… Uyanan Ali’nin ellerini misafirleriyle çözdüler… Ama morluk dakikalar geçmesine rağmen kaybolmamıştı…
Dursun Bey :
- Çocuğu acele hastaneye götürmemiz lazım… Kangren olabilir…
Ayşe ve Recep efendi komşularının bu sözleri karşısında donup kalmışlardı.
Hepsi iki araçla hastaneye gittiler.
Acil serviste bütün müdahalelere rağmen, küçük Ali’nin iki eli birden kesilmişti. Hastane çalışanları dahi olay karşısında gözyaşlarını tutamamışlardı.
Küçük Ali, artık bundan sonra oyuncaklarını iki eliyle tutarak oynayamayacaktı…Annesinin ve babasının ellerinden tutamayacaktı…Çok sevdiği Afyon’daki dedesine resim yapıp gönderemeyecekti… Asker dahi olamayacak…
Mektup dahi yazamayacaktı… Ve en önemlisi koltukları bir daha parçalayamayacaktı…
Ya annesi ve babası küçük Ali’nin yeni dünyasında eskisi gibi olabilecekler miydi? Babası bir daha bağlıyacak bir el bulamayacak… Onun elleriyle verilecek bir bardak sudan dahi her ikisi mahrum kalacaklardı…
Aradan üç gün geçmişti. Küçük Ali, akşam üstü yavaş yavaş babasına yaklaştı. Babası başını kaldırarak, oğlunun, hüzünlü haliyle bir şeyler söylemek istediğini fark etti.
- Babacığım bundan sonra yaramazlık yapmayacağım. Size söz veriyorum.Bir daha bıçaklara da dokunmayacağım. Uyuduğum zaman, siz evde olmazsanız bile yatağımdan aşağıya inmeyeceğim…Ne olur babacığım doktor amcalara söyle de benim ellerimi geri taksınlar…Ne olur babacığım bana ellerimi geri versinler!…
Recep efendi, bu sözler karşısında dayanamadı…Çocuğuna iyice sarıldı…
Kokladı…Bu son olacak diyordu…Bir naylon torba içerisine bir şeyler koydu…Hanımına baktı…Küçük Ali babasının arkasında idi… Bir ara göz göze geldiler…Sonra kapıyı dışarıdan kapayarak aşağıya indi. Arabasıyla evin önünden uzaklaştı. Ayşe ve küçük Recep pencereden onun gidişini gözlediler… Evlerinin önündeki ışıksız caddede gözden kayboluncaya kadar…
Hanımına “Allahaısmarladık …” bile dememişti. Uzun süre kocasından haber alamayan Ayşe, gece yarısı Emniyet Müdürlüğü’ne gitti. Evden çıktıktan sonra bir daha eve dönmediğini bildirerek, kocasının bulunmasını istedi…
Eve geldikleri zaman Ayşe kocasının koltuk üzerine bıraktığı gömleğini kokladı. Kendi kendine: “Recep… her şeye rağmen ben seni seviyorum… Seni bu hale getirenler utansın…” dedi.
Annesinin ağladığını gören küçük Ali :
“Anneciğim babam bir daha eve dönmeyecek mi? Yoksa benim ellerimi istemek için doktor amcaların yanlarına mı gitti? Ne olursun anneciğim babama söyle de doktor amcalar ellerimi geri taksınlar… Ben oyuncaklarımla oynayamıyorum.”
Ayşe çocuğunun bu sözleri karşısında gözyaşlarını tutamadı. Kucağındaki yavrusuyla koltuk üzerinde uyuyakalmıştı.
Ertesi günü, sabahleyin iki polis memuru evlerine geldi. Kocasının bir ağaca bağladığı iple, kendisini asarak intihar ettiğini, kimlik kartını da üzerinde bulduklarını kaydettiler…
Ellerini kaybeden çocuğu için gözyaşı döken bir ananın henüz gurbetteki çilesi bitmemişti… Gözyaşları kurumadan karşılaştığı diğer bir olay, onu başka bir dünyada yapayalnız bırakmıştı…
Kocasının işyerinde gördüğü baskıların izleri üzerinde hayatını küçük Ali”yle sürdürecekti…Yüreğine çivilenmiş acılara rağmen.

Paylaşımcı:
Üzeyir Lokman ÇAYCI

• • •
Etiketler: »
 
Sonraki Sayfa »


Hikayede hikaye hikayeler hikayeleri:
hikayeler Hikaye hikayede

Link Degisimi ve Top Listler