
June 5, 2009
küçük küçük fırtınacıklar kopardı içimizde. İkimizde birbirimizden gözlerimizi kaçırır, bir çocuk gibi hırçınlaşırdık. Öylece susardık sanki suçlu iki yabancıymış gibi. zavallı gemiler yapardık kağıttan sonra, o yağmurlu havada dışarı çıkıp yüzdürmek için küçük sellerde. yaptığımız kağıttan gemileri umutlarımıza, düşlerimize yollardık farkına bile varmadan. anlam veremezdik batmalarına. Çünkü yağmur yağardı, içine dolardı yağmur suları kağıttan gemilerimizin. Şimdi hatırladığım zaman küçük tebessümlerim doluyor hayallerimin içine… ne kadar saf duygularla yaparmışız gemileri; hiçbir şey onları yolundan alıkoyamaz sanırmışız… sonra hayat boyu umutlarımıza ve düşlerimize gemiler değil, öpücükler gönderdik; gökyüzüne. anladık ki ulaşamayacaktı gemilerimiz umutlarımıza ve hayallerimize; batmasa bile yağmurdan. Çünkü gökyüzündeydi umutlarımız, düşlerimiz yıldızlarda. ve kimbilir ki ulaşmış mıdır öpücüklerimiz umutlarımıza ve düşlerimize… sonra sonra öğrendim ki, ne hayattan bir beklentisi vardı düşlerin ne de umutların gemilerimize ihtiyacı vardı. düşler bilirlerdi ulaşılmadık yerlerde yatmayı ancak ve ancak umutlar anlayabilirdi: bir çocuğun düşlerindeki bilmeceleri. ama ikisi de uzaklarda, dağların yamacında mesken tutmuştu. ağlamaya ve özlemeye inat, bir daha gelmeyeceklerdi bu şehre. daha sonraları sen gittin bu şehirden. Çekip gidecektin, umutları bulacaktın, düşlere ulaşacaktın… bana da getirecektin geri gelirken eteğine doldurup. “bir parça da güneş getir bana, bir parça ay ve bir küçük yıldız tutuver benim için!” diye bağırmıştım arkandan giderken. dokuzumda. hayatın en başındaydım ben, sen yirmi dokuzunda, kayıp zamanların eşiğine adım atıyorduk o gece; aslında çocuktuk ikimizde… sen, gittin. ben kaldım… sonra yıldızlar kayarken onarlı yakalayıp, kuyruklarına tenekeler bağladım. tenekelerin içine senin için öpücük doldurdum. seni seviyorum diye bağırıp kapaklarını kapadım. kalbimi koydum birinin içine. zor oluyordu bazen yakalamak yıldızları, bazen de teneke bulamıyordum, kimi zaman ise tenekeleri yıldızların kuyruğuna bağlayabileceğim tel olmuyordu çöp tenekelerinde… canım sıkılıyor, içim daralıyor, oturup bir şiir yazıyordum öfkeme… sen giderken yirmi dokuzundaydın. dünya yirmi dokuzundaydı senin için. her şey yirmi dokuzunda… ama biliyordun. İkimizde büyümeye direnen iki çocuktuk. büyük umutlara gitmiştin. geri döndüğünde ise bulamamıştın umutlarını. sonra yine gittin. ama ben hala çocuktum. sen ise… ama sen benden daha da çocukmuşsun. anlayamazsın içine hapsolduğun bir çocukluğu… bir çocukluğu anlayıp, o günleri anmak için; büyümek gerekirdi…
hikayede.COm hikaye hikayeler hikayeleri hikayesi sitesinde Bu masal fikra siir yazi mesaj makale toplamda 128, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

June 5, 2009
yeni bir yılın ilk günü ve ilk kahvaltısı. babası küçük samiye gülümseyerek baktı ve - eee küçük sami bir yaş daha büyüdün.kendini nasıl hissediyorsun? küçük sami böyle bir soru beklemediği için ne cevap vereceğini kestiremedi. sadece: -”büyümek daha çok büyümek ve senin gibi olmak istiyorum babacığım” dedi. - hey gidi günler hey dedi küçük saminin babası ahmet bey: -bir zamanlar ben de senin gibi büyümek ve babam gibi olmak istiyordum ama… -evet babacğım ama ne… dedeme benzemek istedigine pişman mısın? -estağfirullah! o nasıl söz oğlum… ben babama hala benzemeye çalışıyorum. sadece şimdiki aklım olsa acaba hala büyümek istermiydim diye düşünüyorum. ahmet bey küçük saminin niçin sorusunu sormasına fırsat bırakmada n deva m etti: - hayat zor oğlum. İnsan büyüdükçe sorumluluklarıda büyüyor. dertler, sıkıntılar… devamlı mücadele, mücadele… herşeyin bir imtihan olduğunu bilmesem inan çok zorlanırdım. neyse ben senin moralini bozmayayım sabah sabah. her yeniyıl yeni bir ümittir. sen bana bakma oğlum çocukluğunun keyfini çıkar. mehmet bey sofradan hızlı bir şekilde kalktı ve paltosunu giydi. kendisini uğurlamaya gelen küçük samiye dönerek; - bende babamı senin gibi işe giderken uğurlardım. zaman ne de çabuk geçti. küçük sami dışarda lapa lapa yağan karı seyrederken bir yandan da babasının söylediklerini düşünüyor ve babasının söylediklerini tam anlamaya çalışıyordu. Çalan zil sesi ile düşüncelerinden sıyrıldı. hemen kapıya yöneldi. -anneciğim ben bakarım. gelen dedesi mehmet bey ve abisi mehmet idi. abisi mehmet sık sık dedesine gider ve onlarda kalırdı.onların gönlünü hoşeder ve yalnızlıklarını onlara hissettirmezlerdi. evleri iki sokak arkada idi. dedesi de hemen hergün onlara bir uğrar torunlarını görürdü. dedesi gülümseyerek küçük samiye baktı. -hayrola yavrum karadenizde gemilerinmi battı. camdan düşünceli düşünceli nereye bakıyordun öyle? küçük sami babasıyla konuşmalarını tüm detaylarıyla anlattı. dedesi dinledikçe iç çekiyor ve “hımm ” diyordu.bazen gülümsüyor bazen de kaşları bir yukarı kalkıyor bir aşağı iniyordu. bazen alnındaki kırışıklıklar derinleşiyor ve “bak sen köftehora” diyordu. ve en sonunda - evet yavrum baban haklı zaman ne de çabuk geçti. daha dün gibi hatırlıyorum yeni doğduğun za anı. Çokta güzel bir bebektin. Çok güzel bebek gördüm ama senin gibisini hiç görmedim. bakışların, gülücüklerin bir başkaydı. sevgi ve duygu dolu bir çocuk olduğunu daha o zaman anlamıştım. İlk konuşmaların ve ilk yürümen evde olay olmuştu. sünnet olduğun zamanı hatırlıyormusun seni ben tutmuştum. Çokta korkmuştun seni gidi kerata… ya babanla ilk camiye gidişini hatırlıyormusun?.. İlk okula başladığın günü… İşte boyledir hayat çabuk geçer. bir bakmışsın okul bitmiş derken askerlik ve evlenme… ve çoluk cocuk derken aynı benim gibi karşında bir torun ve ona hayatın ne kadarda çabuk geçtiğin anlatma faslı… oysa ben de daha dün çocuktum. hala da bir yanım çocuk. aslında hepimiz kocaman birer çocuğuz. zamanı boşa harcayan, hayata geliş sebebini anlamayan ve hayatı boşa harcayan kocaman çocuklarız.
hikayede.COm hikaye hikayeler hikayeleri hikayesi sitesinde Bu masal fikra siir yazi mesaj makale toplamda 61, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

June 5, 2009
kavurucu bir temmuz sıcağında kışlanın kapısından ayrılırken suskundum. bir iki çift elbiseden ibaret çantamdan daha ağır bir yük taşıyordum çünkü. tam yirmi bir yıldır haber alınamayan bir genci, annesine müjdeleyecektim. bunu kendisi rica etmişti benden. aynı bölükte gün saydığımız, uygun adım yürüdüğümüz saatleri bitmek bilmeyen günlerin birinde açılmıştı bana. “ sizin köyde gülşen uysal adında bir hanım var mı? ” “ evet? ” demiştim biraz şaşkınlıkla. “ İşte o benim annemdir! ” “ nasıl olur? hem,senin memleketin avanos değil mi? ” kendine yirmi bir yıl sonra anlatılan hikayesini bana aktardığında tüylerim diken diken olmuştu. o kadını tanıyordum. hiç çocuğu yoktu. tek başına yaşıyordu. hikayeyle bütünleştirince resim tamamlanıyordu sanki. “ askerden sonra oraya döneceğim. beni evimize sen götüreceksin unutma, ” derken kızılırmak’ın çağıltısı karışıyordu sesine. “ Çünkü seninle her şeyimi paylaştım ben ” diyordu duruşuyla. “ unutma dostuz…”. “ dost yükünden daha ağır yük olur mu uğur? ” bu ne hoş ağırlıktır ki kısaltıyor mesafeleri. bütün işlerim rast gidiyor. hatta otobüste bile orta yerlerden boş koltuk buluyorum. demek sade kara haber tez yayılmıyor. hayırlısı da hızlı. gece boyu son şafağı beklediğimden başımı cama dayar dayamaz gözlerim ağırlaşıyor. belli belirsiz bir marş çınlıyor kulaklarımda… “ yaslı gittim şen geldim. aç gönlünü ben geldim…” kayıp oğul hikayesiyle değişiyorum koltuğumdaki yerimi. ilık bir temmuz akşamı…gülşen hanım balkondaki çiçeklerine su veriyor. evin önündeki küçük bahçede biberler, fesleğenler, patlıcanlar da yeni sulanmış. beni görünce içeri koşuyor. mutlaka anneme müjdesini verecek. bu adettir bizim köyde. uzun bir ayrılıktan sonra geleni ailesine kim ilk müjdelerse mutlaka bir hediye verilir. evin önünde biraz bekliyorum. “acaba önce evimize gitsem, biraz dinlendikten sonra mı gelsem? ” diye bir çelişkiye kapılmışken kapıda görünüyor. böylesi bir haber hiç bekletir mi insanı? “ hidayet!..hoş geldin…” diyor , o tanıdık sevinçle. “ müjdeni ilettim annene. ” gülümseyen yüzüm,yükümün ağırlığıyla eğiliyor ayak uçlarıma… “ eksik olmayın , ” diyorum. “bir de bendeki müjdeyi verebilsem size …nasıl başlayacağım …allah’ım yardım et.” “ gelsene, ” diyor. “ soluklan biraz. ” balkondaki ağaç tabureye oturuyorum. bir bardak soğuk su ikram ediyor. “ hay ellerine sağlık gülşen hanım teyze. ” yol kenarındaki incirlere takılıyor gözlerim, suyu içerken. sarı sarı ,bal damlayan incirler…tozu toprağı, sokağıyla gülümsüyor bana köyüm…kolay mı onlarla büyüdüm ben… ve bir gün ansızın çekildim aralarından. marş söylemeye, uygun adım yürümeye başladım. İlk kez takvimlerin üstünü çizdim tek tek. nerde bir bakraç sesi duysam çocuklaşırdı yüzüm. sürüler geçerdi köyümün yamaçlarından. Şen şakrak çoban türküleri çınlardı kulaklarımda. bu yüzden marşlara kolay alışmadı dilim. bir özlem denizinde kıyıya varmak için kulaçlardım kışlanın kenarlarını. galiba en çokta bağdaş kurup yemek yemeyi özledim. yorgunluğum omuzlarımı çökertiyor. botlara alışan ayaklarım yalın ayak topraklara koşmak istese de…aklım kuracağım ilk cümlede. “ neden habersiz geldin? ” diyor etrafı toplarken. “ sürpriz olsun istedim. dört gün yol verdiler, anlayacağınız …erken geldim. ” ne zaman hazırladı bilmiyorum kahveyi…fincanların biri fazlaydı. Şaşkınlığımı anlamış olacak ki; “ annen geliyor” . dedi. “ birisi onun. ” buna çocuklar gibi seviniyorum. Çünkü annem yardımcı olabilirdi her şeyi anlatmama. bir kaç yudum kahveyle ödüllendiriyorum kendimi. nicedir özlemişim akşam vakti içilen kahveleri. bu telveye karışan tat, uygun adım yürümeye ayarlı adımlarımı bile değiştirecek güzellikteydi. ki annemin gelişi doğruluyordu bunu. birlikte bir çağlayana dönüşüyor sevincimiz. “ oğlum! ”diyebiliyor annem sarılırken. İnsan en mutlu anında ne yaparsa onu yapıyorum. susuyorum… “ yaşasaydı benim de asker bir oğlum alacaktı, ” dediğini duyuyorum bir ara gülşen hanımın. var, diyorum içimden. hem de aslanlar gibi bir oğlun var! “ hidayet , ne oldu oğlum?” diyor annem, durgunlaştığımı görünce. kısa bir sessizlik buz gibi düşüyor sıcak temmuz akşamına. “ Ölü doğduğunu söylediler. soğuk bir evlat bastım bağrıma…” “ o şimdi asker, gülşen teyze…aynı bölükteydik…123 gün sonra buraya dönecek. kendi evine…” gerisine dilim varmıyor… Şaşkın bakışları yüzümde, öylece nefessiz kalıyor birden. İnanamıyordu. cansız bir beden gibi yayılıverdi koltuğuna. hiç kabuk bağlamayan yarası kanamıştı belli ki…ama bir şekilde söylemeliydim ona. anneme bile öz oğlunu göstermekten uzak, bu ağır yükten kurtarmalıydım kendimi. “ hidayet, çıkar şu ağzından baklayı! ” diyor annem, kolonyalı eliyle gülşen hanımın alnını ve şakaklarını ovuştururken. keskin bir kolonya kokusuna karışan karanlık, sokak lambalarıyla süslü bir kanaviçe gibi serpilmiş yollarıma. “ İstanbul’dan alanya’ya gitmekte olan sayın yolcularımız…kaptanınız yarım saat ihtiyaç molası vermiştir. afiyet olsun…” anonsu en az kolonya kadar açıyor zihnimi. ceketimi kapıp dışarı fırlıyorum. saat gecenin üçü …bir kara haber gibi kuşatıyor bedenimi ayaz. bütün düğmelerimi ilikliyorum. sırrımı gecenin ayazına kaptırmayacak kadar ketum olduğumu düşünerek… ay karanlık…yıldızlara bakıyorum önce. gece yolculuklarında hep zorlanmışımdır yön bulmakta. fakat tesisin vitrinlerindeki sucuk ve kaymaklardan anlıyorum ki afyon’dayız. Üzerimde kanıksadığım kışla kokusu ve içimde yuvasına uçmak isteyen bir kuş sevinciyle tek başıma bir masayı dolduruyorum. servise hazır bekleyen masadaki tuzlukla oynuyorum. ha bire çeviriyorum tuzluğu. tanıdık kıyafetiyle çelimsiz bir garson dikiliyor yanı başıma. “ ne alırsınız? ” “ oğulotu! ”diyorum birden. garson , peçeteleri ve tuzluğu düzeltirken ‘burası annenin evi değil’ der gibi bakıyor yüzüme. “ Çay? ” “ pardon, kahve olsun lütfen, orta şekerli! ” uyumak istemiyorum çünkü.
hikayede.COm hikaye hikayeler hikayeleri hikayesi sitesinde Bu masal fikra siir yazi mesaj makale toplamda 26, bugün ise 0 kez görüntülenmiş